Allah selâmet versin.
Dostlarımın hatırı sayılır çoğunluğu son günlerin siyasî gelişmeleri karşısında suskun olduğumu, tepkisiz kaldığımı söylüyorlar.
Suskunluk, belki fakat tepkisizlik ve ben; dostum olsun olmasın, tanıyan herkes bilir ki tepkisizlik ve ben, mümkün değil, bir araya gelmez.
Durumumu yaşıma bağlayan dostlarım da var. Suskunluğum için bu gerekçe gösterilebilir, kabûl ediyorum.
Bu olabilir.
Duyduğumun yüzde doksan dokuzuna, gördüğümün yüzde doksan beşine inanmamayı öğreneli epeyce bir zaman oldu. Bugün Türkiye’min içinde boğulduğu sorunları ele alıp günlük sıradan görüntülerle değerlendirmek, deneyimlerimin zihnimdeki tortusuna bakılırsa hiç de uygun görünmüyor.
Can bedende akıl başta olduğu sürece hep iyiden, mazlumdan yana tavır koyulmalı; öyle yapıyorum, yapacağım. Yalnız, o kadar çok yanıldık aldatıldık ki, artık tahammülün sınırına dayandığımızı hissediyorum; bir aldatılmışlığı daha kaldırabileceğimizi sanmıyorum.
Demem o ki, evet, siz tepkisiz kaldığımı söyleyebilirsiniz, öyle de görünüyor olabilir, oysa ben, olayları daha ayrıntılı düşünmek için kendime zaman ayırmak istiyorum. Çünkü, ülkemin içinde olduğu bu durum, bugüne kadar yaşadığımız hiçbir döneme benzemiyor; en azından benim düşün dünyamda böyle karmaşık bir dönem yok, hatırlamıyorum. Ülkemin içinden geçtiği şu dönemi, Türk toplumu olarak yaşadıklarımızı anlamlandırmaya, bir şeylerin habercisi mi bu olanlar yoksa bir şeylerin sonucu mu; anlamaya çalışıyorum.
Deneyimlerim arasında it izinin at izine bu kadar çok karıştığını başka bir zaman dilimi yok. En karmaşık olduğu düşünülen, aldatılmışlığımızın tavan yaptığı yetmişli yıllarda bile izleri az çok seçebiliyorduk. Bugün bu ayrımı yapamıyorum. Suskunluğumun nedeni budur.
Türk sosyal yaşamının ana ilkelerinden birisi olan, gittiği her yere taşıdığı 'göğsünü mazluma siper et' veya ‘mazlumun ve zalimin kimliği sorulmaz’ sözleri ile benzeri sözler birçok kültürde söylenmiştir. Bunlar bir bakıma insanlığın ortak sağduyusunu ifade eder. Örneğin, Arapçadaki 'iyiliği emredip kötülükten vazgeçirme’ ilkesi bizim dilimize, din gibi çok güçlü referansla girmiştir.
Sosyal yaşamda bu ilkelerle ilgili bir sorun yoktur. Sorun, sözlerdeki sözcüklerin anlamlandırılmasındadır. Toplumun hassas olduğu konuları etkileyerek ‘iyi’ damgasını ‘kötü’ için veya tersi kullanıldığı çokça görülür. Böyle, sonu kötüye çıkan yolları tanımanın, o yollara girmekten sakınmanın tek bir yöntemi vardır:
‘Ön yargılardan arınmak, soru sormak, başka uzman görüşlerini almak, olayın olası sonuçları kestirmeye çalışmak, bütün bunları yaparken ahlaki ilkeleri gözetmek.’
Gerçeğin böyle görülebileceği kanaatindeyim.
Kılavuz olacak aydın dediklerimiz otuz yıldır aynı cümleleri kuruyor, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor; uyarıyor, hep uyarıyor; ama galiba biz hiç uyanmıyoruz ki gün be gün burnumuz batağa daha çok batıyor. Ve hâlâ benim arkadaşlarım bana bu insanları izledim mi, dinledim mi diye soruyor. İnsaf, alın on sene önce söylenenleri; getirin bugün yazılanlar …
Yok, burada duracağım ve düşüncelerimi yazıya dökmeyeceğim.
Galiba ihanetin dibini gördük.
Özetlersem, bilmeden kötülüğe hizmet etmek istemiyorum; bundandır suskunluğum.
Az biraz komplo teorisi kokusu alıyorsanız, doğrudur.
Komplo teorisi:
Bir kimse, kuruluş veya ülkeye karşı gizlice, zarar verici tuzak kurulduğu varsayımına dayanan düşüncelerin tümü.
TDK Güncel Sözlük
https://sozluk.gov.tr/
(Erişim: 202503261250)
Bugün ‘Türkiye’yi ayağa kaldırırım’ diyen, ‘boykot’ deyip onu da beceremeyen, kafasına taş değmiş köy tavuğu gibi yalpalayan, kuruculuğunu ve ilk liderini unutmuş görünen bir ‘parti’ ne yapmıştı yes be annem günlerinde?
Ve devam eden sonraki yıllarda bugünlerin yollarına taşlar döşenirken ne yaptı bugün kendisine destek isteyen ‘parti’?
Birileri ‘ben bu davanın savcısıyım’ dediğinde ‘ben de gerçek yargıcıyım adaletin’ dedi mi, diyebildi mi?
Bugün, dün kalan tek dişini söktüğümüz Batı denen musibet kaynağının övgüsünü alan iktidarı uyarmak için ne yapıyor?
Gerçekten görmüyor olabilir mi?
Yok, artık soru sormayacağım, çünkü anlıyorum ki ‘ihanet’ somutlaşmış, elle tutulur olmuş; başka bir aşamaya geçmek gerek.
Bundandır suskunluğum, sessizliğim, tepkisizliğim.
İhanetin dibini gördük, şimdi başka bir aşamaya geçmek gerek!
Zamanında gereğini yerine getirmeliydim gençliğe hitabedeki buyrukların.
Şimdi başka bir aşamaya geçmek gerek!
Yirmi, yirmi beş yıl geriye gidip, o zamanlardan bu yana yaşanıp bizim bir şey anlamadığımız olaylar ve olgulardan aklıma gelenleri sıralıyorum. Olabildiğince tarihsel bir sıralama olsun isterim ama özel olarak dikkat etmeyeceğim.
Üniversitelerin ikna odalarında yazılan oyunları kim koydu sahneye?
Oyuncu kadrosunda kimler var?
Önemini vurgulamak için yineliyorum:
Yirmi yıl önceki, yes be annem mottosunu anımsıyor musunuz? Kimin planı olduğunu peki?
Tüm bunları kronolojik bir sıraya sokup toparlamaya çalışırken arkadaşım ‘Medusa’nın Salı’ belgeselini görüp görmediğimi sordu. Orada saymaya çalıştıklarımı hazır olarak bulabileceğimi ekledi. ‘Medusa’nın Salı’ belgeseli için SolTV’ye teşekkür ederim, ellerine zihinlerine sağlık:
https://www.youtube.com/watch?v=tSPvdXIUQ1Y
(Erişim:202509242012)
Anımsamalıyız; geçilecek aşamaya daha uyanık ve açık bir zihinle yaklaşmak, alışılagelenin dışına çıkmak için tarihin yinelenmesini önlemek için önce her şeyi anımsamalıyız.
Ne kadar geriye gideyim?
Osmanlı için hasta adam dedikleri zamana kadar gitsem; olmaz, çok geriye gitmiş olurum; bu yazı bağlamında kopar. Kapitülasyon demem gerekiyor. Demek ki az daha geriye sarmalıyım.
Kapitülasyon sözcüğünün ekonomi literatüründeki karşılığı ile sözlüğümüzdeki anlamını da karşılaştırarak başlayalım anımsamaya:
Osmanlı İmparatorluğu ve kapitülasyonları
https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu_kapit%C3%BClasyonlar%C4%B1
(Erişim: 202503261250)
Vikipedi kapitülasyonu özetle, ülkelerin, aralarındaki ticareti geliştirmek amacıyla birbirlerine tanıdıkları ayrıcalıklar olarak tanımlar.
Vikipedi kaynak olabilir mi?
Kendi kaynakçası temel alınırsa Vikipedi’nin kaynak gösterilmesinde bir sakınca olmadığı görülecektir. Yalnız, en doğrusu her bilgi kaynağına yapılması gerektiği gibi çift denetim uygulamaktır.
Şimdi sözlük anlamına bakalım:
Kapitülasyon:
Bir ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları.
TDK Güncel Sözlük
https://sozluk.gov.tr/
(Erişim: 202503261250)
Lozan’da üzerinde neden o kadar çok durulduğunun imlerini görebiliyor musunuz sözlüğümüzdeki anlamında?
İnsanlar, zor zamanlarında saklanacak, zarar görmesini önleyecek, başlarını sokacak, sığınacak liman ararlar. Doğaldır, çok güçlü bir güdü olan ‘yaşama’ içgüdüsünün etkisiyle bazen düşünme yetisini bile yitirebilir insan. ‘Canını kurtarmak’ dışında bir amacı yoktur. Yani, anlaşılabilir bir şeydir.
Bir de ‘manda’ ve ‘mandacılık’ sözcüklerine bakalım:
Manda:
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra az gelişmiş bazı ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar Birleşmiş Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen vekillik.
Mandacı:
Bir ülkeyi manda temeline göre yönetmesi için Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından görevlendirilen devlet; mandater.
TDK Güncel Sözlük
https://sozluk.gov.tr/
(Erişim: 202503261250)
Özgürlük savaşına gebe günleri öğrendiklerimizden anımsamaya çalışalım.
Meselâ, Sultanahmet mitingi.
O günlerde konuşulan ‘felâketten çıkma’ yöntemleri arasında insanlara en akla uygun yol olarak ‘manda’ olmaktı. ‘Mandacı’ da belliydi; tüm emperyal düşüncelerini Avrupa’da bırakmışların kurduğu, henüz emekleme dönemindeki ABD.
Ne iyiydi Başkan Wilson. Hani insanın evliya diyesi geliyor.
Wilson İlkeleri
https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/wilson-ilkeleri/
(Erişim: 202503261250)
İyi ki biri çıktıydı da ‘başkalarının inayetiyle alınan hak, alınmış sayılmaz’ dediydi. ‘Özgürlük benim karakterim’ de demişti.
Daldan dala atlıyormuşum gibi gelebilir; olsun. Haydi, şimdi hasta adam tamlamasına bağlayalım konuyu. Daha alınacak çok yol var günümüze kadar:
«Karşılıklı sözler verip sözler alınan antlaşmaların geçerlilik süresi ve yaptırım gücü, sizin gücünüzle doğru orantılıdır.»
Avrupa’nın hasta adamı
https://tr.wikipedia.org/wiki/Avrupa%27n%C4%B1n_hasta_adam%C4%B1
(Erişim: 202503261250)
Gücünüzü yitirmeye başladınız mı, sonu ölümle biten bir hastalığa yakalanırsınız. Osmanlı öyle oldu. Evlât, asaletli ise reddi miras yapamaz; o da öyle oldu, galiplerin üstüne bindirdiği daha nicesiyle birlikte otuz sene borç ödedi.
Bitti mi?
Elbette bitmedi; bu evlât babasının mirasını pay edenlerin elinden bir kısmını zorla aldıydı ya; hiç unutmadı emperyal kafa, daha o günlerde kurdu planı.
Cebine attığı kuyruk acılarını tek tek ortaya çıkarmaya başladı.
Takdir edersiniz ki öneriniz, ‘toplumsal hareket’ dedikleri, aslında birilerinin ‘haydi şimdi yapalım’ ile yönlendirdikleri eylemlere anında sorgusuz sualsiz katılmaktır. Yani, birilerinin neyi ne zaman yapmamız gerektiğini söylemeleri ve bizim buna uymamızdır.
Bunu yapamayız.
Anlıyorum, sizler bu eylemleri ‘mazlumla zalimin arasına girmek, mazlumu arkanıza zalimi önünüze almak’ olarak algılıyorsunuz. Tam Türk insanına, Anadolu evlâdına yaraşır bir tutum bu. Ve zaten onların istedikleri de bu algıyı yaratmak.
Bu eylemlere karar verenleri, buraya dikkat, eylemlere katılanları değil eylemlere karar verenleri (!) ‘zalim’ ve ‘mazlum’ diyerek ayırabilir misiniz?
Kim ‘zalim’, kim ‘mazlum’?
Zihninizdeki zalimi biliyorum.
Ya ‘mazlum’?
Gelene ağam, gidene paşam diyen, kendi kuyularını kazmakta mahir olup başkalarının kuyu kazmasına ihtiyacı olmayan, bunu çok üzülerek yazıyorum, Ulu Önder’in kurduğu partinin bugüne kadar yaşanan birçok felâkete çanak tutan yöneticileri mi ‘mazlum’?
Bu eylemler için çağrı yapanların gerçekten ‘mazlum’ olduğunu söyleyebilir misiniz?
Kurulan oyunda öne çıkmak, emperyale ‘bak ben sana daha iyi hizmet ederim’ demekmiş gibi geliyor bana bunlar; çok ağır bir itham oldu değil mi?
Tek ‘mazlum’, ülkesi için kendini feda edercesine eylemlere katılan, muktedirin zulmü altında ezilenlerdir. Yani milletin kendisidir.
Sıradan bir siyasî yaşam sürmüyoruz. Bugün ülkemizin içinde olduğu tuzağı açığa çıkarmaya gerek yoktur; açıktır, adıyla sanıyla bellidir.
Ben bunu görüyorum ama iktidar ve muhalefet görmüyor öyle mi?
Küresel politika yapıyorlar öyle mi?
Kurtuluş savaşı ve sonraki dönemde edindiğimiz tüm kazanımlarımızı yitirmek üzereyiz. Hemen, hiç zaman kaybetmeden; iktidarıyla muhalefetiyle tek vücut olmak gerekiyor.
Etrafında toplanacağımız ilke bellidir:
‘İnsan olmak için ne gerekiyorsa o.’
Çok belirsiz, anlamı flû cümle değil mi, ‘insan olmak için’?
Pruvanız netâ olsun.
Yakup Korkmaz
202504110630
Tuzla İstanbul